
| TÜM DERGİ | |
| 1. | THDBD 2025-4 Cilt 82 Tüm Dergi TBHEB 2025-4 Vol 82 Full Printed Journal Utku ERCÖMERTdoi: 10.5505/TurkHijyen.2025.17362 Sayfalar 508 - 679 Makale Özeti | |
| ARAŞTIRMA | |
| 2. | Ortopedik protez cerrahisi hastalarında nazal stafilokok taşıyıcılığının protez enfeksiyonları üzerine etkisi: Bir kohort çalışması The effect of nasal staphylococcal carriage on the incidence of prosthesis infection in orthopedic surgery patients: A cohort study Elif AGÜLOĞLU BALİ, Halit ÖZSÜT, Ömer Naci ERGİN, Serap ŞİMŞEK YAVUZdoi: 10.5505/TurkHijyen.2025.78972 Sayfalar 509 - 520 GİRİŞ ve AMAÇ: Staphylococcus aureus (S.aureus) ve koagülaz negatif stafilokoklar (KNS) protez enfeksiyonlarının en sık etkenleridir. Diz ya da kalça protezi ameliyatlarından önce nazal S.aureus taşıyıcılğının taranmasını öneren yayınlar olmasına karşın, başta KNS olmak üzere diğer stafilokok türlerinin taranmasına dair veriler sınırlıdır. Çalışmamız, S.aureus ve diğer stafilokokların nazal taşıyıcılığı ile protez enfeksiyonları arasındaki ilişkiyi araştırmayı amaçlamıştır. YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmamız prospektif bir kohort çalışması olup, çalışmaya Ocak-Eylül 2019 tarihleri arasında protez cerrahisi geçiren 151 hasta dahil edilmiştir. Nazal stafilokok taşıyıcılığı taraması için preoperatif 24 saat önce burun sürüntü kültürleri alınmış ve değerlendirilmiştir. Hastalar yakın izlenerek ameliyat sonrası 1., 2. ve 3. aylarda polikliniğe çağrılmış ve kan tetkikleri istenmiştir. Nazal taşıyıcılık saptanan ve saptanmayan hastalar arasında protez enfeksiyonu oranları karşılaştırılmıştır. BULGULAR: Postoperatif 3 aylık dönemde 5 (%3.3) hastada protez infeksiyonu gelişti. Enfeksiyon gelişen hastalardan dördünün preoperatif sürüntü kültüründe metisiline dirençli koagüIaz negatif stafilokok (MRKNS), birinde metisiline duyarlı koagülaz negatif stafilokok (MSKNS) üremesi oldu. Enfekte hastaların hiçbirinde nazal S. aureus taşıyıcılığı saptanmadı. Protez enfeksiyonu gelişme riski preoperatif nazal KNS taşıyıcılarında anlamlı olarak yüksek bulundu (p=0.025). Enfeksiyon gelişen hastalarda postoperatif 24. saat lökosit, nötrofil, lenfosit ve CRP düzeyleri yüksekti. TARTIŞMA ve SONUÇ: Bu çalışmada S. aureus taşıyıcılığı ile protez enfeksiyonları arasında bir ilişki olduğuna dair kanıt bulunamamıştır, ancak KNS taşıyıcılığı için bir ilişki bulunmuştur. Bununla birlikte, mevcut literatür verileriyle KNS taşıyıcılığı ile enfeksiyon arasında net bir ilişki kurmak mümkün değildir. Çalışmamızın sonuçları, protez cerrahisi öncesinde nazal taşıyıcılık taramasının gereksiz olabileceğini düşündürmektedir. Nazal taşıyıcılık ve protez enfeksiyonu arasındaki ilişkiyi netleştirmek için daha fazla çalışmaya ihtiyaç vardır. Ameliyat sonrası erken dönemde lökosit ve CRP düzeylerinin izlenmesi protez enfeksiyonuna işaret edebilir, hastaların yakın takibi önerilir. |
| 3. | Sorgulama: Cocos nucifera yağı diş ve ağız sağlığı için antifungal etkili midir, değil midir? Questioning: Is Cocos nucifera oil antifungal effective for dental and oral health or not? Şehrize Dilara İNCİ, Ayşegül HOŞ, Ayşe İNCİdoi: 10.5505/TurkHijyen.2025.32708 Sayfalar 521 - 530 GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışmanın amacı Cocos nucifera yağı ile kaplanmış farklı akrilik reçinelerin antifungal özelliklerinin araştırılmasıdır. Ciddi Candida spp. enfeksiyonlarının insan sağlığına yönelik tehditini arttırması ve antimikrobiyal direncin giderek artması, yeni antifungal bileşiklere olan acil ihtiyacın altını çizmektedir. Bu sorunlara cevap olarak, çalışmamızda Cocos nucifera yağ kaplamasının farklı akrilik reçineler üzerine uygulanmasından kaynaklanan antifungal özellikleri araştırılmıştır. Literatürde Candida albicans, Cocos nucifera yağı ve yaygın olarak kullanılan 3D baskılı akrilik reçineler arasındaki ilişkinin araştırılması konusunda daha önce yapılmış herhangi bir çalışma olmadığından dolayı bu konunun araştırılmasına ihtiyaç vardır. YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmamızda, altı adet disk, ısıyla sertleştirme yöntemi kullanılarak, diğer altı adet disk ise 3D baskı yöntemi kullanılarak üretilmiştir. Deneysel akrilik disklerin yüzeyleri Cocos nucifera yağı ile kaplanmıştır. Kontrol grubundaki akrilik disklerin yüzeyleri ise Cocos nucifera yağı ile kaplanmamıştır. Cocos nucifera yağı ile kaplanmış akrilik reçinelerin C. albicans ATCC 90028 suşlarına karşı antifungal aktiviteleri plate counting yöntemi kullanılarak belirlenmiştir. BULGULAR: Beklenenin aksine, Cocos nucifera yağının antifungal etki göstermediği; aksine, Cocos nucifera ile kaplanmış akrilik diskler üzerinde, kontrol akrilik disklere göre daha fazla C. albicans üremesi olduğu görülmüştür. Cocos nucifera yağının C. albicans üremesini teşvik ettiği belirlenmiştir. TARTIŞMA ve SONUÇ: Bu çalışma ile Cocos nucifera yağı ile kaplanmış hem ısıyla sertleştirilmiş hem de 3D baskılı akrilik reçinelerin C. albicans’a karşı herhangi bir antifungal etkiye sahip olmadığı, aksine Cocos nucifera yağı ile kaplanmış akrilik reçinelerin C. albicans üremesini arttırdığı sonucuna varılmıştır.Bu çalışma ile Cocos nucifera yağı ile kaplanmış hem ısıyla sertleştirilmiş hem de 3D baskılı akrilik reçinelerin C. albicans’a karşı herhangi bir antifungal etkiye sahip olmadığı, aksine Cocos nucifera yağı ile kaplanmış akrilik reçinelerin C. albicans üremesini arttırdığı sonucuna varılmıştır. |
| 4. | Glukokortikoid ile oluşturulan insülin direncinde timokinonun karaciğer DNA hasarının tamiri ve moleküler yolaklar üzerindeki etkileri Investigation of the effect of thymoquinone on liver tissue DNA damage and molecular pathways in glucocorticoid-induced insulin resistance Semiha DEDE, Ayşe USTA, Veysel YÜKSEKdoi: 10.5505/TurkHijyen.2025.80270 Sayfalar 531 - 542 GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışmada, insülin direncine bağlı olarak meydana gelen doku hasarının önlenmesinde veya tamir edilmesinde çok sayıda etken maddenin rolü moleküler düzeyde incelemektedir. Bu çalışma, Nigella sativa’nın başlıca etken maddesi olan ve pek çok yararlı etkisi bilinen timokinonun (TK) deneysel insülin direncinde karaciğer dokusundaki DNA hasarının tamiri ve bazı moleküler yolaklar üzerindeki etkilerinin değerlendirmesi amacıyla yapılmıştır. YÖNTEM ve GEREÇLER: Bu çalışmada, glukokortikoid ile indüklenen insülin direnci modeli oluşturulmuştur. Kontrol (K) 7 adet, İnsülin Direnci (İD) 7 adet, Timokinon (TK) 7 adet, timokinon ile korunma (TKI) 7 adet ve tedavi (ITK) 7 adet, tedavi kontrol için insülin direnci+metformin (İM) 5 adet olmak üzere toplam 40 adet rat kullanılmıştır. Çalışma sonucunda karaciğer dokusunda metabolik genlerin (antioksidan: Gpx, Sod, nekrotik: Rip1, Rip3, otofajik: Atg3 Atg5, apoptotik: Kaspaz 3 Kaspaz 8 Kaspaz 9, DNA hasarını onaran: KU70, KU80, TP53) ekspresyon seviyeleri, Real-time qPCR yöntemi ile belirlenmiştir. Gruplar arasındaki farklılık kontrol grubunun ekspresyonun artış-azalış kat (fold changes) sayısı ile karşılaştırılıp değerlendirilmiştir. İstatistiksel analizler SPSS programı ile gerçekleştirilmiştir. BULGULAR: DNA hasarını onaran KU70 ve KU80 gen ekspresyonları, TK verilen gruplarda artış göstermiştir. TP53 geni I grubunda belirgin bir artış gösterirken, tedavi için TK verilen grupta azalmıştır.Apoptotik Kaspaz8 geni ekpresyonu ID grubunda artmış, TK verilen gruplarda azalmış, Kaspaz 3 ve Kaspaz 9 gen ekspresyonlarında ise önemli bir farklılık saptanmamıştır. Antioksidan (Gpx1,Sod1) gen ekspresyonu bakımından, gruplar arasında anlamlı bir fark görülmemiştir. OtofajikAtg5, nekrotikRip1 ve Rip3 genlerinin ekspresyonu I grubunda artarken, TK verilen gruplarda azalmıştır. TARTIŞMA ve SONUÇ: Sonuç olarak TK’nun, insülin direncini azaltma, glukoz toleransını iyileştirme ve pankreatik β-hücre fonksiyonlarını destekleme gibi etkilerinin; antioksidan özelliklerinin yanı sıra, KU70 ve KU80 genleri aracılığı ile DNA onarımını attırması, antiapoptotik genleri upregüle etmesi ve otofajik ve nekrotik yolakları inhibe etmesi gibi mekanizmalardan kaynaklanabileceği sonucuna varılmıştır. Bu bulguların, insülin direncine bağlı komplikasyonların tedavisi ve önlenmesinde TK’nun karaciğer koruyucu etkisinin biyokimyasal temellerini anlamada yararlı bilgiler sağlayabileceği düşünülmektedir. |
| 5. | Melanomada umut verici bir düzenleyici olarak soğuk atmosferik plazmanın ikili rolü The dual role of cold atmospheric plasma as a promising modulator in melanoma Seyhan TÜRK, Gamze YILMAZ, Sevilay TURA, Ayşegül YILMAZ, Can TÜRKdoi: 10.5505/TurkHijyen.2025.31967 Sayfalar 543 - 556 GİRİŞ ve AMAÇ: Antibakteriyel özellikleri ve potansiyel terapötik faydalarıyla bilinen Soğuk Atmosferik Plazma (SAP), geleneksel kimyasal dezenfektanlara umut verici bir alternatif olarak ortaya çıkmaktadır. Bu çalışma, SAP’nın cilt dezenfeksiyonundaki çift rolünü ve melanom üzerindeki potansiyel etkilerini araştırmayı amaçlamaktadır. Özellikle, SAP’nın gen ekspresyonunu nasıl etkilediği ve bu etkilerin hem cilt sağlığı hem de kanser progresyonu üzerindeki potansiyel sonuçları incelenmiştir. YÖNTEM ve GEREÇLER: Bu çalışmada, insan deri epitelyal keratinositlerinin (HaCaT) Soğuk Atmosferik Plazma (SAP) tedavisi sonrası ve melanom hücre hatlarının gen ekspresyonu analiz edilmiştir. Ham gen ekspresyon verileri Array Express (E-GEOD-46343) ve Gene Expression Omnibus (GSE22301) veritabanlarından alınmıştır. Veriler Robust Multichip Average (RMA) yöntemiyle normalize edilmiştir. Melanom hücre hatlarında, kanserli ve kanser olmayan hücreler arasındaki gen ekspresyonu değişimlerinin karşılaştırmalı analizini sağlamak amacıyla kontrol grubu olarak normal insan melanositleri kullanılmıştır. Diferansiyel olarak eksprese edilen genler (DEG) R paketleri Limma, affy ve edgeR kullanılarak belirlenmiştir. Ortak genler Venny 2.1.0 ile tanımlanmış, hiyerarşik kümeleme analizi Gene Cluster v3.0 ile yapılmıştır. Yolak analizi DAVID ve KEGG kullanılarak yapılmıştır, DAVID fonksiyonel anotasyon kümelemesi sağlarken, KEGG önemli biyolojik süreçleri tanımlamak için yolak haritalaması sunmaktadır. Ek olarak, ağ analizi GeneMANIA ve Cytoscape yazılımları kullanılarak gerçekleştirilmiştir. BULGULAR: Bu çalışma, SAP’nın hem antimikrobiyal aktivite hem de kanserle ilişkili gen düzenlemesi üzerindeki etkisini vurgulayan önemli farklı gen ifadelerini ortaya koymaktadır. ARID1A, NIPBL, BPTF ve OTUB1 dahil olmak üzere oksidatif stres tepkilerinde yer alan anahtar genler, dikkate değer değişiklikler göstermiştir. ARID1A, NIPBL ve BPTF’nin aşağı regülasyonu, melanom ilerlemesinde kritik olan bozulmuş DNA onarımı ve artan genomik instabilite ile bağlantılıdır. Buna karşılık, OTUB1’in yukarı regülasyonu hücrenin hayatta kalmasını ve apoptoza direncini desteklemektedir. Bu bulgular, SAP’nın antimikrobiyal savunmaları geliştirmede ve özellikle oksidatif stres tepkilerinin modülasyonu yoluyla kanserle ilişkili yolakları etkilemede ikili bir rol oynadığını göstermektedir. TARTIŞMA ve SONUÇ: Bulgularımız, SAP’nın moleküler etkilerinin anlaşılması ve melanom için yeni tedavi stratejilerinin geliştirilmesindeki potansiyeli için bir temel oluşturmaktadır. Bu çalışmalar, CAP’nin cilt sağlığı üzerindeki olumlu etkilerini ve olası kanserojen risklerini netleştirerek, gelecekteki uygulamalar için sağlam bilimsel veriler sunmaktadır. |
| 6. | Erişkin popülasyonda tetanoz bağışıklık durumu: IgG düzeylerinin incelenmesi Tetanus immunisation status in the adult population: Investigation of IgG levels Burak EZER, Hilal Sena ÇİTFCİ, Tunahan UYGUN, Mehmet ÖZDEMİRdoi: 10.5505/TurkHijyen.2025.39024 Sayfalar 557 - 564 GİRİŞ ve AMAÇ: Tetanoz aşı ile önlenebilir bir hastalık olmasına rağmen dünya genelinde her sene yaklaşık bir milyon yeni tetanoz vakası olduğu bildirilmektedir. Gelişmiş ülkelerde uygulanan başarılı aşılama politikaları neticesinde tetanoz vakaları sadece aşılanmamış veya yetersiz aşılanmış bireylerde gözlenirken; gelişmemiş ülkelerdeki tetanoz vakaları yenidoğan mortalitelerine oldukça sık neden olmaktadır. Bu çalışmanın amacı; hastanemize başvuran hastalardaki tetanoz antikor düzeylerini kantitatif olarak saptayarak, yaş ve cinsiyete göre antikor düzeylerinin ilişkisini incelemektir. YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmaya 01.01.2022-06.08.2024 tarihleri arasında hastanemizde çeşitli poliklinik ve servislere başvuran 18 yaş üstü 408 yetişkin hastanın serumları dahil edildi. Tıbbi Mikrobiyoloji laboratuvarımıza ulaşan hasta serumlarında Tetanus VIRCLIA IgG ELISA kiti (Vircell, İspanya) kullanılarak, VIRCLIA® ELISA cihazı (Vircell, İspanya) aracılığıyla kantitatif olarak tetanoz IgG antikor düzeyleri ölçüldü. Veriler SPSS (Statistical Package for Social Sciences) 20.0 paket programı ile analiz edildi. Sayısal verilerin normal dağılıma uygunluğu görsel (histogram) ve analitik yöntemlerle (Kolmogorov-Smirnov testi) incelendi. Aralarında anlamlı fark bulunan gruplarda ikili karşılaştırmalar için Mann Whitney U testi uygulandı. Tüm testler için istatistiksel anlamlılık düzeyi p<0,05 olarak kabul edildi. BULGULAR: Çalışmaya dahil edilen yetişkinlerin yaşlarının ortalama ± standart sapma değerleri 40,07±15,10 olarak tespit edildi. Hastaların 233 (%57,1)’ünü kadın hasta oluşturmaktadır. Çalışmada 25 (%6,1) kişide <0.1 IU/ml düzeyinde korumasız tetanoz antikoru, 383 (%93,9) kişide ise ≥0.1 IU/ml seviyesinde koruyucu tetanoz antikoru tespit edildi. Erkeklerde ortanca antikor düzeyi 1.12 IU/ml, kadınlarda ise 0.99 IU/ml olarak saptandı. Cinsiyetler arası istatistiksel olarak fark saptanmadı (p=0,447). 40 yaş üstünde yaş ile antikor düzeyi arasında negatif korelasyon saptandı (r=-0,334; p=0,001). TARTIŞMA ve SONUÇ: Çalışmamızda ileri yaşlarda daha düşük tetanoz antikor düzeyi saptanmış olup, ilerleyen yaşlarda antikor takibi yapılarak gerekliyse tetanoz hatırlatma dozu uygulanmalıdır. |
| 7. | Bir üniversite hastanesine başvuran zehirlenme olgularına uygulanan ekstrakorporeal tedavi yöntemlerinin değerlendirilmesi Evaluation of extracorporeal treatment methods in poisoned patients admitted to a university hospital Pelin KOCA, Cihan HEYBELİ, Serkan YILDIZ, Ali ÇELİK, Nil HOCAOĞLU AKSAYdoi: 10.5505/TurkHijyen.2025.22804 Sayfalar 565 - 578 GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışmanın amacı, 01 Ocak 2011-31 Aralık 2017 tarihleri arasında Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi İlaç ve Zehir Danışma Merkezine (DEÜTF-ZDM) danışılan ve ekstrakorporeal tedavi yöntemleri uygulanan zehirlenme olgularının değerlendirilmesidir. YÖNTEM ve GEREÇLER: Bu kesitsel ve tanımlayıcı çalışma, zehirlenme nedeniyle ekstrakorporeal tedavi yöntemi uygulanan hastaları kapsamaktadır. Veriler, hastane otomasyon sistemi, ekstrakorporeal tedavi ünitesi formları ve DEÜTF-ZDM kayıt formlarından elde edilmiştir. Zehirlenme şiddeti, Zehirlenme Şiddet Skoru kullanılarak sınıflandırılmış, hastaların Glasgow Koma Skoru (GKS) kaydedilmiştir. Normalite analizi için Kolmogorov-Smirnov testi, parametrik veriler için Student-t testi ve parametrik olmayan veriler için Mann-Whitney U testi uygulanarak gerçekleştirilmiştir. En sık görülen zehirlenmelerde mortaliteyi etkileyen risk faktörlerini belirlemek için lojistik regresyon analizi uygulanmıştır. Verilerin analizi, SPSS-24 yazılımı kullanılarak yapılmıştır. BULGULAR: Çalışmaya 75 hasta dahil edildi. Ortalama yaş 51.5±19.7 yıl olup, %60’ı erkekti. En fazla zehirlenmelere neden olan maddeler sırasıyla metanol (% 37,3), lityum (% 18,7), karbamazepin (% 10,7) ve digoksin (% 6,7) olarak tespit edildi. Ekstrakorporeal tedavi, vakaların %74,7’sinde “maruz kalınan maddenin eliminasyonunu artırmak” için, %25,3’ünde “renal destek” için kullanıldı ve tüm hastalara uygulanan yöntem hemodiyalizdi. Spesifik antidot tedavisi, tüm olguların %29,3’üne ve metanol zehirlenmelerinin %67,9’una uygulandı. Hemodiyalizin en sık komplikasyonu hipotansiyondu (%28). Hastaların çoğunluğunda (%73,3) yoğun bakım ünitesi ihtiyacı vardı. Üç hasta (%4) sekelle iyileşirken, 21 hasta (%28) hayatını kaybetti. Metanol ile zehirlenen hastalarda, pH<7.00, serum kreatinin (SCr)>1.2 mg/dL ve düşük GCS tek değişkenli analizde mortalite ile ilişkilendirildi. Çok değişkenli regresyon analizinde, mortalitenin tek bağımsız belirleyicisi GCS olarak bulundu (OR 0.62, %95 CI 0.39-0.99, p=0.05). TARTIŞMA ve SONUÇ: Yeterli hemodiyalize rağmen, ilaç zehirlenmelerinde ölüm oranı yüksektir. Düşük GCS, metanol zehirlenmesi durumunda ölüm oranının tek bağımsız belirleyicisidir. |
| 8. | Sağlık hizmeti sunucularına geri ödeme modelleri ve teşhis ilişkili gruplara dayalı bir uygulama Models of reimbursement to healthcare service providers and a practice based on diagnosis related groups Ahmet BABACAN, İsmail AĞIRBAŞdoi: 10.5505/TurkHijyen.2025.98370 Sayfalar 579 - 596 GİRİŞ ve AMAÇ: Sağlık hizmetlerinin sunulması ve devamlılığı açısından geri ödeme yöntemleri önem arz etmektedir. Geri ödeme yöntemleri sağlık hizmetinin sunumunda kalite ve verimlilik gibi unsurları önemli ölçüde etkilemektedir. Ayrıca sağlık kuruluşlarının sunduğu hizmetin büyüklüğü ve çeşitliliği de geri ödeme sistemlerinden etkilenmektedir. Sağlık hizmeti sunucularına yapılan geri ödeme mekanizmaları çok çeşitli olmakla beraber kaynakların verimli kullanılması ve maliyetlere göre geri ödeme yapılması açısından vaka başı ödeme-TİG (Teşhis İlişkili Gruplar) kullanılan geri ödeme yöntemleri arasında yer almaktadır. Bu itibarla çalışmada geri ödeme yöntemleri genel anlamda anlatılmış vaka başı-TİG yöntemi detaylı olarak ele alınmıştır. YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmada Ankara ilinde yer alan 27 hastanenin TİG verileriyle vaka karma indeksleri (VKİ) hesaplanmıştır. Çalışılan hastaneler rol gruplarına göre değerlendirilerek vakaların ağırlık dereceleri ve maliyet gereksinimleri kıyaslanmıştır. Ayrıca çalışılan hastanelerde global bütçeye göre gönderilen fiili ödenekleri TİG-VKİ’ye göre oluşan bütçe ödenekleri ile karşılaştırılmış ve arada oluşan farklar vurgulanmıştır. Çalışma sonucunda elde edilen bulgular vaka başı-TİG’e göre geri ödeme yapılmasının sağlık hizmeti sunucularının finansal sürdürülebilirlikleri açısından önem arz etmektedir. BULGULAR: A rol grubu hastanelerin B ve C grubu hastanelere göre VKİ değerleri daha yüksek çıkmıştır ve A rol grubu hastaneler TİG-VKİ’ye göre ödenek planlaması yapılmamasından negatif etkilenmiştir. C rol grubu hastaneler ise en fazla pozitif yönde etkilenen hastanelerdir. Eğer TİG-VKİ’ye göre bir planlama yapılmış olsaydı hastanelerin ödenek dağılım tablosu çok farklı şekilde oluşacaktı. TİG-VKİ’ye göre yapılan ödenek planlama vakaların kompleksliliği ve maliyetleri dikkat almasından dolayı A grubu hastanelerin B ve C grubu hastanelere göre daha doğru bir ödenek dağılımına neden olacaktır. TARTIŞMA ve SONUÇ: Ankara iline bağlı Sağlık Bakanlığı hastaneleri TİG verileri ile rol gruplarına göre ayrılarak analiz edilmiş ve VKİ hesaplamaları yapılmıştır. Beklenildiği gibi A rol grubu hastanelerin B ve C grubu hastanelere göre VKİ değerleri daha yüksek çıkmıştır. TİG-VKİ’ye göre geri ödeme yapılması durumunda A rol grubu hastanelerinin diğer rol gruplarına göre daha fazla ağır ve kompleks vakalara baktığı, kaynak gereksinimi açışından daha fazla ödenek ihtiyacı olduğu görülmektedir. |
| 9. | Kan bağışı oksidatif strese yol açar mı? Does donating blood cause oxidative stress? Soner YILMAZ, Dilek GÜRLEK GÖKÇEBAY, Figen AYKUT, Funda EREN, Salim NEŞELİOĞLU, Özcan ERELdoi: 10.5505/TurkHijyen.2025.12754 Sayfalar 597 - 606 GİRİŞ ve AMAÇ: Kan bağışı hayat kurtarıcı bir işlemdir. Bununla birlikte bağış süreci ve sonrasında kan bağışçılarının sağlığının korunması zorunludur. Bu çalışmada, bağış işleminin oksidatif strese neden olup olmadığının yeni bir otomatik yöntem kullanılarak native tiyol (NT), total tiyol (TT), disülfid ve iskemik-modifiye albümin seviyeleri ölçümü aracılığı ile değerlendirilmesi amaçlandı. YÖNTEM ve GEREÇLER: Bu çalışmaya kan bağışı yapmaya uygun 30 gönüllü kan bağışçısı dahil edildi. Kan bağışından hemen önce ve 30 dakika sonra periferik venöz kan örnekleri alındı. Bağışçıların demografik verileri (yaş, cinsiyet, kilo, boy) ve bir yıllık dönemde yapılan kan bağışı sayıları kayıt altına alındı. Katılımcılar Grup 1, 18-30; Grup 2, 31-40; Grup 3, 40 ve üzeri olacak şekilde yaş gruplarına ayrıldı. Mükerrer bağışçı, geçmişte en az bir kez kan bağışlayan bağışçı olarak tanımlandı. Vücut Kitle İndeksi (VKİ), kilogram cinsinden vücut ağırlığının, metre cinsinden boyun karesine bölünmesiyle hesaplandı. Bağışçılar VKİ değerlerine göre <25 ve ≥25 olarak sınıflandırıldı. Dinamik tiyol/disülfit homeostazının (TDH) test parametreleri otomatik spektrofotometrik yöntemle ölçüldü. BULGULAR: Katılımcılardan on dokuzu ilk defa kan bağışlayan, geri kalanları ise mükerrer bağışçıydı. Kan bağışından sonra TDH parametrelerinde anlamlı bir fark yoktu. Mükerrer kan bağışçılarının IMA seviyeleri, kan bağışından sonra istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek iken, THD’nin diğer parametreleri açısından anlamlı fark yoktu (p=0.04). 18-30 yaş grubu bağışçılarda nativ ve total tiyol düzeylerindeki azalma istatistiksel olarak anlamlıydı (p=0.03). TARTIŞMA ve SONUÇ: Bu çalışmanın test sonuçları kan bağışının oksidatif strese neden olmadığını göstermektedir. Kan bağışı ile oksidatif stres arasındaki ilişkiyi daha net ortaya koymak için daha fazla kan bağışçısının katılımını sağlayan ileri çalışmaların yapılması gerekmektedir. Kan bağışının insan sağlığına olumsuz etkisinin olmadığının ortaya konulması, insanları kan bağışına teşvik etmesi açısından oldukça değerlidir. |
| 10. | Türkiye’de bir rehabilitasyon hastanesinde sağlık hizmeti ilişkili enfeksiyonlar: İnsidans, patojenler ve risk faktörlerinin altı yıllık retrospektif analizi Healthcare-associated infections in a rehabilitation hospital in Türkiye: A six-year retrospective analysis of incidence, pathogens and risk factors Ayşe Gülden BEKGÖZ, Engin KOYUNCU, Birgül ALBAYRAK, Muhammed Saltuk DENİZdoi: 10.5505/TurkHijyen.2025.37539 Sayfalar 607 - 620 GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışmada, üçüncü basamak bir fizik tedavi ve rehabilitasyon hastanesinde altı yıllık dönemde gelişen sağlık hizmeti ile ilişkili enfeksiyonların (SHİE) insidansı, risk faktörleri, etken mikroorganizmaları ve antibiyotik direnç paternlerinin değerlendirilmesi amaçlandı. YÖNTEM ve GEREÇLER: Bu retrospektif çalışmada, 1 Ocak 2017 – 31 Aralık 2022 tarihleri arasında, 210 yataklı üçüncü basamak bir fizik tedavi ve rehabilitasyon hastanesinde yatan 9.139 hastanın tıbbi kayıtları incelendi. SHİE’ler, Türkiye Cumhuriyeti Sağlık Bakanlığı Halk Sağlığı Genel Müdürlüğü Ulusal Sağlık Hizmeti ile İlişkili Enfeksiyonlar Sürveyans Tanı Rehberine göre tanımlandı. BULGULAR: Çalışma döneminde 179 hastada SHİE gelişti. SHİE insidansı 1,95 ve insidans dansitesi 0,56 saptandı. Hastaların çoğunluğu erkekti (%82,7) ve medyan yaş 40 idi. Hastaların en sık tanıları spinal kord yaralanması (%62) ve inme/travmatik beyin hasarı (%15,2) idi. SHİE’lerin %92,2’si üriner sistem enfeksiyonu (ÜSE), %7,8’i ise deri ve yumuşak doku enfeksiyonlarıydı. En sık izole edilen mikroorganizma Escherichia coli (E. coli) (%52,5) idi. Çok ilaca dirençli organizmalar izolatların %27,9’unu oluşturdu. Altı yıllık dönemde SHİE insidans dansitesinde azalma eğilimi izlendi; kateter ilişkili-ÜSE insidans dansitesi %67 oranında düşerken, standardize enfeksiyon oranı (SIR) 2017’de 1,6’dan 2022’de 0,6’ya geriledi. Bu düşüş; düzenli personel eğitimi, el hijyenine uyumun artırılması, ulusal enfeksiyon önleme paketlerinin uygulanması, antimikrobiyal yönetim, kateterlerin günlük değerlendirilmesi ve gereksiz kateterlerin zamanında çıkarılması gibi enfeksiyon kontrol önlemleri ile ilişkiliydi. TARTIŞMA ve SONUÇ: Fizik tedavi ve rehabilitasyon merkezlerinde SHİE’ler yaygın olup, bu durum özellikle nörolojik hastalığı olan hastalarda daha belirgindir. En yaygın enfeksiyon tipi ÜSE olup, üriner kateter kullanımı başlıca değiştirilebilir risk faktörüdür. E. coli en sık izole edilen patojen olup çoklu ilaç direnci önemli bir sorun olmaya devam etmektedir. Enfeksiyon oranlarındaki azalma, fizik tedavi ve rehabilitasyon hastanelerinde etkin ve sürekli şekilde uygulanan enfeksiyon kontrol önlemlerinin önemini vurgulamaktadır. |
| 11. | Doksorubisin taşıyan misellerin MDA-MB-231 üçlü negatif meme kanseri hücreleri üzerindeki apoptotik etkisi Apoptotic effect of doxorubicin delivering micelles on MDA-MB-231 triple negative breast cancer cells Gülhan IŞIK ERTOP, Aysel KIZILTAY, Nesrin HASIRCI, Ayşen TEZCANERdoi: 10.5505/TurkHijyen.2025.29660 Sayfalar 621 - 650 GİRİŞ ve AMAÇ: Birçok antikanser ajanı, yüksek sistemik toksisite veya retiküloendotelyal sistem tarafından hızlı eliminasyon nedeniyle terapötik etkinliğini sınırlı düzeyde gösterebilmektedir. Bu nedenle, ilacın doğrudan tümör dokusuna hedeflenmesini sağlayan nano-taşıyıcı sistemler son yıllarda dikkat çekici bir araştırma alanı haline gelmiştir. Bu çalışmanın amacı, metoksi polietilen glikol-blok-polikaprolakton (mPEG-b-PCL) esaslı doksorubisin (DOX) yüklü miseller (DOXld-M) ile DOX kovalent konjugasyonu ile oluşturulan misellerin (DOXconj-M) hazırlanması, karakterizasyonu ve bu sistemlerin MDA-MB-231 meme kanseri hücreleri üzerindeki biyolojik etkilerinin karşılaştırılmasıdır. YÖNTEM ve GEREÇLER: BDOX, ya doğrudan mPEG-b-PCL misellerine yüklenmiş (DOXld-M) ya da hidrazid fonksiyonlu mPEG-b-PCL’ye kovalent olarak bağlanarak konjuge edilmiş (DOXconj-M) ve sonrasında misel yapısı oluşturulmuştur. Misellerin fizikokimyasal özellikleri ve ilaç salım profilleri belirlenmiştir. Hücresel düzeyde ise, MDA-MB-231 hücrelerinde sitotoksisite, hücre içine alımı, hücre göçü ve koloni oluşumu üzerine etkileri değerlendirilmiştir. Apoptotik yanıtlar; akış sitometrisi, qRT-PCR, mitokondriyal transmembran potansiyel ölçümleri ve reaktif oksijen türleri (ROS) tayini ile incelenmiştir. Ayrıca, HUVEC hücreleriyle yapılan ko-kültür sisteminde her iki misel formülasyonunun anti-anjiyogenik etkileri araştırılmıştır. BULGULAR: Her iki misel türü de asidik koşullarda nötr ortama kıyasla daha hızlı ilaç salımı göstermiş olup bu durum, tümör mikroçevresinin asidik karakteri açısından terapötik avantaj sunmaktadır. DOX konjugasyonu, yüklemeye kıyasla daha kontrollü ve yavaş ilaç salımı sağlamıştır. İlaç içermeyen miseller herhangi bir sitotoksisite göstermemiştir. DOX’un doğal floresansı, misellerin hücreler tarafından etkin biçimde internalize edildiğini doğrulamıştır. Tüm DOX içeren miseller MDA-MB-231 hücrelerinde proliferasyon ve göçü belirgin şekilde baskılamıştır. Özellikle DOXld-M, apoptotik hücre oranında artış, Bax ve p53 gen ifadesinde belirgin yükseliş, Bcl-2 ve Bcl-xL ifadesinde anlamlı azalma ve ROS üretiminde artış ile karakterize edilmiştir. Her iki misel formülasyonu da mitokondriyal membran potansiyelinde azalmaya yol açmış ve apoptoz indüksiyonunu tetiklemiştir. TARTIŞMA ve SONUÇ: Sonuçlar, DOXld-M’nin apoptoz indüklemede ve MDA-MB-231 hücrelerinin proliferasyonunu engellemede DOXconj-M’ye kıyasla daha etkili olduğunu göstermektedir. Bu bulgular, mPEG-b-PCL tabanlı DOX yüklü misellerin kanser tedavisinde umut vadeden nano-taşıyıcı sistemler olabileceğini ortaya koymaktadır. |
| 12. | Climbazole-alkol bileşiğinin farklı insan kanser hücre hatları üzerindeki sitotoksik etkisinin (IC50) in vitro değerlendirilmesi In vitro evaluation of the cytotoxic effects (IC50) of climbazole-alcohol compound on various human cancer cell lines Numan TAŞPINAR, Metin ÇALIŞKAN, Melek GÖKMEN KARAKAYAdoi: 10.5505/TurkHijyen.2025.57431 Sayfalar 651 - 658 GİRİŞ ve AMAÇ: Kanser, günümüzde hem gelişmiş hem de gelişmekte olan ülkelerde en önemli sağlık sorunlarından biridir. Mevcut kanser ilaçlarının çoğu, hastaların yaşam kalitesini olumsuz etkileyen ciddi yan etkilere ve toksisitelere neden olabilir. Bu nedenle, daha güvenli ve daha seçici kanser önleyici ajanların geliştirilmesi, çağdaş onkoloji araştırmalarının temel hedeflerinden biri olmaya devam etmektedir. Son yıllarda, çeşitli farmakolojik ajanların farklı kanser hücre hatları üzerindeki sitotoksik ve antiproliferatif etkileri kapsamlı bir şekilde incelenmiştir. Bu çalışma, Climbazole (CBZ) türevi olan Climbazole-alkolün, farklı insan kaynaklı kanser hücre hatları (HT-29, MKN28, A549, MDA-MB-231) ve normal kontrol hücre hattı (HEK293) üzerindeki potansiyel kanser önleyici etkilerini in vitro koşullarda araştırmayı amaçlamaktadır. YÖNTEM ve GEREÇLER: CBZ, literatürde bildirilen yöntemlere göre indirgeme reaksiyonu ile Climbazole-alkol formuna dönüştürülmüş, bileşiğin yapısı ¹H-NMR analiziyle doğrulanmıştır. Hücre kültürü çalışmaları, ATCC kaynaklı HT-29, MKN28, A549, MDA-MB-231 ve HEK293 hücre hatları üzerinde yürütülmüştür. Hücreler 37°C’de, %5 CO2 atmosferinde uygun kültür ortamlarında çoğaltılmış ve 72 saat boyunca farklı Climbazole-alkol konsantrasyonlarına maruz bırakılmıştır. Sitotoksisite, MTT hücre canlılık testi ile değerlendirilmiş ve IC50 değerleri GraphPad Prism yazılımı kullanılarak hesaplanmıştır. BULGULAR: Climbazole-alkol, test edilen tüm hücre hatlarında düşük düzeyde hücre canlılığı azalmasına neden olmuş, ancak belirgin bir sitotoksik etki göstermemiştir. IC50 değerleri sırasıyla HT-29 için 179,2 µM, MKN28 için 168,1 µM, A549 için 164,1 µM, MDA-MB-231 için 158,6 µM ve HEK293 için 169,8 µM olarak hesaplanmıştır. Kanser hücre hatları ile kontrol hattı arasında anlamlı bir fark gözlenmemiştir (p>0.05). TARTIŞMA ve SONUÇ: Climbazole-alkol bileşiği, incelenen konsantrasyon aralıklarında seçici antikanser aktivite göstermemiştir. Bulgular, bu bileşiğin kanser hücrelerine özgü toksisite oluşturmadığını ve dolayısıyla antikanser ajan potansiyelinin sınırlı olduğunu ortaya koymaktadır. Gelecekte yapılacak çalışmalar, bileşiğin farklı türevlerinin veya kombinasyonlarının antikanser etkinlik açısından değerlendirilmesi yönünde olmalıdır. |
| 13. | Sağlıklı genç erişkinde Streptococcus constellatus’un neden olduğu nadir ampiyem vakası: Bir olgu sunumu A rare case of empyema caused by Streptococcus constellatus in a healthy young adult: A case report Abbas TANER, Dilruba GARASHOVA, Nazmin ALLAHVERDİYEVA, Sona ALİZADA, Turkana MAMMADLİ, Tahira MAMMADOVA, Nadir ALİRZAYEV, Turkana FATULLAYEVA, Ülker ÇUHACIdoi: 10.5505/TurkHijyen.2025.80090 Sayfalar 659 - 666 Streptococcus constellatus (S. constellatus), Gram-pozitif, spor oluşturmayan, hareketsiz ve katalaz-negatif koklardır. CO2 varlığında büyümeleri artarken, aerobik koşullarda büyüme azalır ve bazı suşlar optimal büyüme için anaerobik koşullara ihtiyaç duyar. Streptococcus anginosus grubunun (SAG) bir üyesi olan S. constellatus, doğal olarak oral kavite, gastrointestinal sistem ve ürogenital sistem florasında bulunur. Genellikle kommensal bir organizma olarak kabul edilmesine rağmen, bağışıklık sistemi zayıf bireylerde fırsatçı bir patojen haline gelebilir ve ciddi invaziv enfeksiyonlara neden olabilir. Bu enfeksiyonlar arasında ampiyem oldukça nadir görülmekte olup, literatürde sınırlı sayıda vaka rapor edilmiştir. Bu çalışma, Nahçivan bölgesinden bildirilen ilk olgu olma özelliği taşımaktadır.Bu çalışmada, sağlıklı bir bireyde S. constellatus’un neden olduğu nadir bir ampiyem vakası sunulmaktadır. Hasta, ateş, göğüs ağrısı ve nefes darlığı gibi klasik bakteriyel ampiyem belirtileri ile başvurmuştur. Detaylı tanı sürecinde mikrobiyolojik incelemeler yapılmış ve enfeksiyonun sebebinin S. constellatus olduğu doğrulanmıştır. “Mikrobiyolojik kültür analizlerinde izole edilen bakterinin beta-hemolitik özellik gösterdiği saptanmış; gerçekleştirilen antibiyotik duyarlılık testleri sonucunda ise hedefe yönelik ve etkili bir tedavi protokolü oluşturulmuştur. Uygun antibiyotik seçimi sayesinde enfeksiyon kısa sürede kontrol altına alınmış ve hastada klinik iyileşme hızla sağlanmıştır.” Bu vaka, S. constellatus’un nadir bir ampiyem etkeni olarak değerlendirilmesi gerektiğini vurgulamakta ve bu tür durumlarda erken tanının önemine dikkat çekmektedir. Erken tanı, yalnızca enfeksiyonun kontrol altına alınmasında değil, aynı zamanda tedaviye yanıtın optimize edilmesinde de kritik bir rol oynamaktadır. Sonuç olarak, bu vaka raporu, literatüre nadir bir enfeksiyon sunarak S. constellatus’un ampiyem etkeni olarak tanınmasının önemini vurgulamaktadır. Ayrıca, bu enfeksiyonların tanı ve tedavisinde karşılaşılan zorlukları ele almakta ve klinik pratiğe önemli katkılar sağlamaktadır. Bu vaka, ampiyem gibi ciddi enfeksiyonların yönetiminde atipik patojenlerin dikkate alınması gerektiğini bir kez daha vurgulamaktadır. |
| DERLEME | |
| 14. | Tek sağlık yaklaşımı ve halk sağlığında iyi uygulamalar The one health approach and good practices in public health Bilal BUZGAN, Dilek ASLANdoi: 10.5505/TurkHijyen.2025.89156 Sayfalar 667 - 678 Tek Sağlık; insanların, hayvanların ve ekosistemlerin sağlığını süründürülebilir bir uyum içinde en iyi hale getirmeyi amaçlayan bütüncül birleştirici bir yaklaşımdır. Bu yaklaşım; insan, hayvan ve çevre sağlığının birbirleriyle yakından ilişkili olduğunu kabul etmektedir. Bu yazı kapsamında Tek Sağlık yaklaşımının halk sağlığı için önemini bilerek konu ile ilgili Dünya’da iyi uygulama örneklerinin açıklanması amaçlanmıştır. Çalışmanın yapılabilmesi için PubMed ve Google Akademik veri tabanları taranmıştır. Konu ile ilgili WHO, CDC, FAO, UNEP, WOAH, PAHO, European Commission, FDA Türk Tabipleri Birliği, Veteriner Hekimler Derneği, Halk Sağlığı Uzmanları Derneği, Sağlık Bakanlığı ve Tarım Orman Bakanlığına ait kurumsal web siteleri incelenmiştir. Konu ile ilgili eylem planları ve öne çıkan küresel metinler incelenmiştir. Yeni ortaya çıkan bulaşıcı hastalıklar, yeniden önem kazanan bulaşıcı hastalıklar, vektör kaynaklı hastalıklar, antimikrobiyal ilaç direnci, gıda güvenliği ve güvencesi, çevre sağlığı ve iklim değişikliği gibi halk sağlığını yakından ilgilendiren konularda Tek Sağlık yaklaşımı daha fazla bilginin bir arada değerlendirilmesini sağlayarak, riskleri önceden belirleyip önlem alarak, kontrol altında tutarak; konuyu daha geniş bir bakış açısıyla değerlendirip daha etkili çözümler üretilebilmektedir. İnsan, hayvan ve çevre sağlığının yakın ilişkisi ve sağlık sorunlarının karmaşık yapısı nedeniyle ortak sağlık sorunları ile ilgili kalıcı çözümler elde edebilmek için disiplinlerin konu ile ilgili ayrı ayrı çözümlerinden ziyade disiplinler üstü tümelci bir yaklaşım oluşturulmalıdır. Bu tümelci yaklaşımın gerçekleştirilebilmesi için kamu otoritesi önderliğinde kurulacak yerel ve ulusal yapıların sistemlerini entegre edecek ve toplum katılımını da sağlayacak yapıların oluşturulması gerekmektedir. Bu entegre yapıların ülkelerin Tek Sağlık kapsamında çözüm üretilebilecek öncelikli sorunlarını belirlemesi gerekmektedir. Tek Sağlık kapsamında belirlenen öncelikli sorunlarla ile ilgili olarak ilişkili disiplinlerden akademisyenlere de danışarak bir müdahale planı geliştirilmeli ve bu müdahale planları pilot bölgelerde gerçekleştirildikten sonra mevcut eksiklikler saptanıp ulusal düzeyde uygulanmalıdır. Bu yazıda Tek Sağlık kavramının gelişimine, halk sağlığı ile benzeşen ve tamamlayıcı yönlerine, iyi uygulama örneklerine yer verilmiştir. |